17 Eylül 2009 Perşembe

Yağmurlu Bir Atina Akşamı (Panathinaikos 1-3 Galatasaray)

Bir tarafta Yunan, diğer tarafta bir Türk takımı olduğunda bir başka oluyor spor müsabakaları. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşı olmama rağmen bu tarz olaylarda başka bir hava kattığını inkar edemem. Yağmurlu bir Atina akşamında Yeşil-Beyazlı taraftarlar Spiros Louis stadını doldurdu bu anlamlı mücadeleyi çıplak gözle izlemek için.

Ben rahat bir galibiyet alacağımızı düşünüyordum, yakın çevreme de bu konudaki görüşlerimi belirtmiştim. Ortasahada Leto gibi, Karagounis gibi, Gilberto Silva gibi kaliteli oyunculara sahip olmalarına rağmen; Sarriegi ve Bjarsmyr gibi hantal, "kamyon" tabirini kullandığımız oyunculara da sahipler ne yazık ki. Buradan maden çıkarabiliriz demiştim, öyle de oldu, çok açık verdiler.

Dk. 5'te Baros'un sağdan bindirmesiyle gelişen atak, açtığı ortanın genç Marinos'un hatasıyla Elano'nun önüne düşmesiyle mutlu sona ulaştı. Daha sonra yine Beşiktaş maçındaki gibi rölantiye alındı oyun. 47'de Baros'un sonlandırdığı bir kontratakla ikinci golü bulduk. 56'da da Elano'nun kullandığı serbest vuruşun Sarriegi'den sekmesiyle üçüncü geldi. Ondan sonra artık iki takım da oyundan düştü iyice. Panathinaikos yaklaşık 10-15 dk daha saldırdı ama gol gelmeyince beyaz bayrağı çektiler. 78'te Salpingidis ile buldukları gol de sadece skor tabelasını değiştirmeye yetti.

Oyuncuları teker teker konuşmak istemedim pek bugün. Ama Mehmet Topal'ı eleştirmeden geçemeyeceğim. Bu sene inanılmaz bir düşüş içinde. Oyunda hiç yok, koşmuyor, mücadele etmiyor, topu ayağında gereksiz geveliyor ve insiyatif almaktan kaçıyor. Mustafa Sarp onun tüm açıklarını da kapatmak zorunda kalıyor. Daha önce Arda-Elano'nun ortada oynamasını istemediğimi söylemiştim ancak Topal'ın bu halini gördükten sonra oynamamaları için sebep göremiyorum. Ayhan (bir umut da olsa Linderoth) döndükten sonra Topal'ın forma bulması hayal bu form grafiğiyle. Bir an önce toparlasın kendini, tehlike çanları çalıyor onun için.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Kalite Farkı ( Galatasaray 3-0 Beşiktaş)

İlk 11'ler:
Galatasaray: Leo Franco, Sabri, Emre Aşık, Servet, Hakan Balta, Mustafa Sarp, Mehmet Topal, Arda, Kader Keita, Kewell, Baros (Yedekten Girenler: Elano Blumer, Barış, Caner Erkin)
Beşiktaş: Rüştü, İbrahim Kaş, Ferrari, Sivok, İsmail Köybaşı, Ekrem Dağ, Ernst, Serdar Özkan, Tabata, Yusuf, Nihat (Yedekten Girenler: Bobo, Fink, Holosko)

Sezonun ilk derbisi; Galatasaray süper başlangıcını bir derbi galibiyetiyle taçlandırmak, Beşiktaş ise kötü gidişatını bu derbiyle sonlandırma amacındaydı. İlk 11'lere bakıldığında Galatasaray tabiki çok üstün görünüyordu.

Galatasaray fırtına gibi başladı, dk 3'te Arda'nın kullandığı kornerde (Rüştü'nün de hatasıyla) Mustafa Sarp golü buldu. Duran toplarda çok etkili bir isim Sarp, birçok gole imza attı daha şimdiden. Galatasaray'ın iyice coşan tribününün önünde saldırmaya devam edip farka koşacağını düşünüyordum. Ancak maçı rölantiye alıp 1-0'ın üstüne yatmaktan mıdır yoksa milli maçlar sebebiyle yabancılar dahil bütün oyuncuların yorgunluğundan mıdır (özellikle Arda, Baros, Hakan Balta), çok durgun, çok pasif bir Galatasaray vardı sahada. Ceza sahasına kadar evinde hiçbir takım gömülmez, gömülemez. Serdar Özkan ve Yusuf''un etkili oyunları golü getirmedi, Beşiktaş golü daha fazla hakeden takımdı açıkçası.

Çok, çok ağır bir Galatasaray izledik bugün. İlk yarıda Keita ve Sabri dışında mücadele etmek isteyen yoktu. Arda kayıpları oynuyordu, Hakan Balta Parçalı'da en kötü maçını çıkarıyordu, Baros çok durgundu vs vs... Beşiktaş'ın gol bulamaması sadece siyah-beyazlıların beceriksizliğindendir.

İlk yarı sıkıcı bir şekilde 1-0 sona erdi. Mustafa Denizli; Tabata ve Nihat'ın yerine Fink ve Bobo'yu dahil etti, pek bir etki etmedi gerçi oyuna bu hamleler. Beşiktaş saldırmaya ama etkisiz olmaya devam ediyordu. Keita ta ceza sahasına gelip top çıkarmaya çalışıyordu, sahanın en mücadeleci ismiydi kuşkusuz. Dk. 59'da koca bir "0" oynayan Arda'nın yerine Elano dahil oldu, maçın kırılma anı da buydu bence.

Dk 65'te yine büyük bir kaleci hatasıyla Galatasaray, Baros'un ayağıyla 2. golü buldu. Maç artık bitmişti fiilen. Beşiktaş iyice oyunu bıraktı, Galatasaray top çevirmeye başladı. Dakikalar 82'yi gösterdiğinde Elano'nun müthiş pasını Baros'a müthiş bir şekide indirdi Kewell, ve Çek golcü maçtaki 2. golünü attı. Maçın da artık iyice bittiğinin habercesiydi bu.

Caner Erkin'e değinmek istiyorum bir de. Oyunda çok kısa süre kalmasına rağmen Hakan Balta'nın tüm Galatasaray kariyerinden daha fazla ceza sahasına girdi topla. Hazır gördüm Caner'i, Hakan kendine dikkat etmezse formayı kaptırır.

Beşiktaş için tehlike çanları çalıyor artık, 5 maçta 9 puan kaybettiler. 3 puanlık sistemde kapanmayacak fark değil, ancak bu grafikte farkı kapatmayı bırakın daha da kopabilirler. Mustafa Denizli'nin bir an önce formül üretip bu takımı ayağa kaldırması lazım, daha hafta içi Manchester United maçı var. İkinci bir Liverpool faciası olabilir mi diye soruyor insan. Umarım olmaz.

6 Eylül 2009 Pazar

Arda Turan 4 - 2 Estonya

Yendik, yendik de oynanan oyun pek memnun etmedi beni. Başlıktan da anlayacağınız gibi, skor farkını yoktan goller yaratan Arda'ya borçluyuz. Özellikle şu 2. gol (Sercan'ın attığı), çizgide öyle hareketler yapmak, 2 kişinin faulüne rağmen pozisyonu sürdürmek ve golü hazırlamak, bunu yapabilecek topçular dünyada sayılıdır, kıymetini bilelim lütfen bu çocuğun.

Pek konuşmaya gerek yok maç hakkında. Kademe ve pozisyon hatalarından yenen 2 acemice gol, birkaç futbolcu dışında (Arda, Emre, Sercan, belki biraz da Tuncay) sergilenen isteksiz ve tatsız futbol, Arda'nın bireysel çabalarından gelen goller ve en azından alınan çok önemli 3 puan.

Bosna'nın Ermenistan maçının geniş özetini seyrettim, ne goller kaçırmışlar. Dünkü oyunun çok üstüne çıkmamız lazım Bosna kalitesinde bir takımı dışarıda yenebilmek için. Hücum gücü bakımından bence Avrupa'nın sayılı takımlarından, dünkü savunma standardını aşamazsak delik deşik etmeleri beni şaşırtmaz. Zaten alamazsak bu maçı, Dünya Kupası hayallerimiz tamamen biter.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Florya'da "Turuncu Devrim" - Jan Derks Altyapı'nın Başına Geliyor

Galatasaray’da yeni Ardaların yetişmesi için düğmeye basıldı. Teknik direktörlüğe Frank Rijkaard’ı getirip, yardımcısı olarak da Neeskens gibi önemli bir markaya görev veren Aslan’da, turuncu devrimin yeni adresi altyapı olacak.
Sarı-kırmızılıların, Futbol Akademisi’nin başına Hollanda Futbolu’nun önemli isimlerinden Jan Derks’i getireceği öğrenildi. Alt yapıdan oyuncu yetiştirmeye büyük önem veren ve daha önce çalıştırdığı kulüplerde bunun örnekleri olan Derks, Rijkaard’ın yardımcısı Neeskens ile çok yakın arkadaş. İki günlük izin için Hollanda’ya giden Rijkaard’ın, efsane hocayla görüştüğü ve büyük oranda anlaştığı söyleniyor.

Derks ile Rijkaard’ın yolları daha önce Güney Afrika’da bir futbol projesinde kesişmişti. İki teknik adam, “Hillbrow Gençlik Geliştirme Programı” adı altında Güney Afrika 1. Ligi’nde top koşturmuş futbolculara, 6 gün boyunca antrenörlük ve Hollanda futbolunu anlatan bir kurs vermişti. Rijkaard, bu kursta Derks’in yardımcılığını yapmıştı. 60 yaşındaki teknik adam, tüm dünyayı gezmesi ve birçok ülkede farklı futbol projelerinde görev alması ile tanınıyor. Bu yönüyle Başkan Adnan Polat’ın, CV’sinden bir hayli etkilenmiş.

Derks’in “baş scout” olarak görevlerinden biri de Hollanda alt yapı takımlarının karşılaşacağı rakiplerin analizini, bir nevi casusluğunu yapmak. Rijkaard’ın onu üst yapıda rakip takımların analizi için kullanacağı da gelen haberler arasında. Kurt hocanın çalışma sistemini gösteren ise şu ifadeleri: “Önde gelen rakiplerin tam anlamıyla izlenmeleri büyük önem taşıyor. Güçleri ve zayıf noktaları nedir. Nerede ve nasıl kazanmak için fırsatlar yaratabiliriz.” Derks, son olarak Finlandiya’da devam eden Avrupa Bayanlar Futbol Şampiyonası’nda Hollanda’nın rakiplerini izlemişti.

4 Eylül 2009 Cuma

Livornolu Yoldaşların Adana Keyfi (Resimler)

Buyrun sizler için Livornolu yoldaşlarımızın "Acılı Adana" keyfi. İlk fotoğraftaki Mirko Pieri'nin (kel arkadaş) pideye bakışı tebessüme değer... :)


Alttaki resimde en sağda oturan Cristiano Lucarelli'nin karizması 5 kilometrekare etki alanına sahip, aman dikkat :)

A. Demirspor 0-0 Livorno, Kazanan=Kardeşlik, Grazie Livorno!

Dün büyük bir coşkuyla, festivalle, Ciao Bella'larla karşılandı Livorno Adana'ya indiğinde. Başkan Vekili Ricci Nelro'nun ağzından duyulan ilk söz "Muhteşem" oldu. Önce güzel bir Adana turu atıldı, 1.5 acılı Adana kebaplar yendi, sohbetler edildi tercümanlar eşliğinde. Gülündü, eğlenildi.

Saat 21:00'de başlayacaktı karşılaşma ama saatler öncesinden başlayan hareketlilik son 2 saat kala iyice doruğa çıkmıştı. Caddelerde marşlar söyleniyor, orak-çekiç, Küba, Filistin, Che bayrakları dalgalanıyordu. 'Şehrin Asi Çocukları' sol besteleriyle caddelerden geçip tüm şehri selamlıyordu.
Böyle gidildi Adana 5 Ocak Statı'na kadar. Daha önce de defalarca tıkabasa dolmuştu stat ama bu kez daha bir coşkulu kalabalık vardı statın etrafında. Adana Demirspor'a gönül verenlerin yanısıra, kendisini 'solcu' hisseden insanlar da bu maça gelmişti. Stat dışında komünist şarkılar/marşlar söyleniyor. Herkes, coşkunun artmasına katkıda bulunuyordu.
Kapılar açıldı ve binlerce yürek tek bir amaç için girdi içeri. Hava sıcaklığı oldukça yüksek olduğu için ilginin düşük olacağı endişeleri yerini gurura bırakmıştı.

Maçın başlaması ile birlikte Adana Demirspor'un efsane taraftar grubu Şimşekler'in de tribün şovu başladı. Önce tribünde birbiri ardına açılan pankartları, statı çevreleyen tek bir çizgi halinde hazırlanmış meşale şovu takip etti.
Adanalı nezaketini İtalyan konuklarına yaşatmak isteyen Demirsporlular, önce "Livorno" diye tezahhürrat yapmaya başladı. Sahada iki takım vardı ama tribünde tek bir beste söyleniyordu...
Açılan pankartlardaki mesajlar da Şimşekler'in her zamanki duyarlılığını yansıtıyordu. Kanser olmasına rağmen tahliye edilmesine izin verilmeyen Güler Zere için hazırlanmış pankartlar da vardı, işgal altındaki Filistin'i savunan pankartlar da. Ve tabii, komünizmin iki 2 simgesi de tribündeydi; Che ve orak-çekik pankartları.

İlk yarının başlaması ile birlikte her iki takım da kardeşliği ve dostluğu unutmadan futbol oynamaya başladı. Sertliğin en alt seviyede olduğu karşılaşmada, düdük sesi de oldukça az duyuldu. Demirspor'un geliştirdiği ataklar sert İtalyan defansına takılırken, daha kontrollü bir oyun sergileyen Livorno kontra ataklarla Demirspor kalesini yokladı. En ufak faul de dahi futbolcular birbirinden özür dileyip elini uzatırken, çalım atan da, çalım yiyen de pozisyonun ardından tebessüm edebiliyordu. Maçın ilerleyen dakikalarda dostluğun harareti kadar tribünleri dolduran binlerce taraftarın da harareti artmıştı. Bunaltıcı sıcak yüzünden su ihtiyacı duyan taraftarların, "İtfaiye sula bizi" tezahhüratları karşılıksız kalmadı ve tribünler itfaiyenin hortumundan çıkan tazyikli suyla serinletildi. İlk yarının son düdüğü çalarken, her iki takım futbolcuları da omuz omuza gitti soyunma odalarına... Skorboard'da ise "0-0" kardeşlik vardı.
Aynı coşkuyla başlayan ikinci yarıda, sahadaki kardeşlik devam ediyordu. Ancak tribünler için aynı şeyi tam anlamı ile söylemek mümkün değildi. Emniyet güçleri, bazı taraftarların açtığı pankartlar nedeniyle müdahalede bulununca kısa süreli de olsa gerginlik yaşandı. Müdahalede bulunan pankartlar arasında en göze batan ise "Güler Zere" için hazırlanan pankarttı. Taraftar yine emniyet güçleri engeline takıldı yani, bari bugün rahat bıraksalardı keşke.

İkinci yarının ortalarına doğru hava sıcaklığı ve nemin etkisi futbolcuları daha da fazla etkilemeye başlayınca oyundaki tempo da düşmüştü. Karşılıklı ataklar sonuçsuz kalıyordu ama tribünlerdeki heyecan ve coşku bir dakika olsun durmuyordu. Livorno'dan gelen taraftarlar ve Şimşekler, omuz omuza vermiş marşlarını, şarkılarını söylüyordu. Her iki taraftar grubu da farklı dilleri konuşuyordu ancak o statı dolduran herkesin ortak dili olan futbol ve sol anlaşmalarını sağlayabiliyordu.
Karşılaşmanın son düdüğü çaldığında skorboard'daki 0-0 eşitlik, aynı kardeşlik gibi bozulmamıştı. Gecenin sonunda ağızlarda kalan tatlar, yenen acılı Adana kebaplar, güzel bir futbol ve ortak ideoloji oldu...

Söylenebilecek tek şey var.

Grazie Livorno! Grazie Adana Demirspor!

Terim'in Estonya Maçı 11'i

Bugün akşam üstü Fatih Terim'in maç öncesi basın toplantısını dinledim. "Oyuncularıma ekstra bir konuşma yapma zorunluluğu hissetmedim, onlar bu maçın önemini benden iyi biliyorlar" diyerek Estonya karşısında takıma duyduğu güveni belirtti. İnanıyorum ben de kazanacağımıza, ilk maçta her türlü olumsuzluk bizi buldu, 3 puanla ayrılamadık Talinn'den, bu sefer affetmeyeceğiz. Muthtemel 11'ini de açıkladı Terim hoca, aşağı yukarı beklenen bir kadroydu Nuri'nin yerine Ceyhun'u düşünmesi dışında. Buyrun kadroya bir bakalım:
-----------------Volkan----------------
G.Gönül-----G.Zan----Servet----H.Balta
--------Hamit(Ceyhun)----Emre-------
Colin Kazım-----------------------Arda
---------Tuncay---------Sercan-------

"Hamit'in son durumuna göre oynayıp oynamayacağına karar vereceğiz, Hamit olmazsa yerine Ceyhun Gülselam oynayacak" dedi sinyor. Ben şu aralar pek formda olan Mustafa Sarp'ı veya Nuri Şahin'i beklerdim şahsen. Ortasaha 2'lisinin birinin ofansif birinin defansif olmasının optimal olacağını varsayarsak Mustafa Sarp daha uygun olur gibi geliyor, Colin Kazım'ın yerine de Hamit'i düşünmek daha doğru olur. Hamit sağ kanatta çok daha etkili (bkz. Euro 2008 Türkiye vs Çek Cum.)

Aslına bakarsanız bu maçta 4-4-2'ymiş, 4-3-3'müş, 3-5-2'ymiş, 5-12-13'müş pek gerekli değil. Sonuçta evimizde Estonya'yı ağırlıyoruz, ne olursa olsun kazanmamız gereken bir maç, ben de millilerimize güveniyorum. Çarşamba günü Bosna Hersek deplasmanımız çok daha önemli.

Genç Yetenekler: Dan Gosling

Daniel Gosling, 2 Şubat 1990'da Brixham adlı küçük bir liman şehrinde dünyaya geldi. Küçük yaşta futbola başladı ve kendini Ada'nın köklü kulüplerinden Plymouth Argyle'da buldu sadece 16 yaşında. Aslında asıl yeri ortasahanın ortasıydı, Plymouth'da da hep ortasahanın ortasında oynuyordu yine dönemin gelecek vaadeden oyuncularından Luke Summerfield ile yan yana. Bir gün takımı sağ beki Kouo-Doumbe sakatlanıyor, genç Gosling'e sağ bek yolu görünüyordu. Sağ bek olarak çıktığı ilk resmi maçta büyük beğeni topluyordu.

O dönem Plymouth'da 3 tane genç yıldız adayı bulunuyordu; Luke Summerfield, şu aralar Chelsea'de oynayan Scott Sinclair ve Dan Gosling. Bu üçlüyü Chelsea denemelere çağırdı. Sinclair ve Gosling beğenilerek kontrat önerildi. Sinclair kabul etti ve Chelsea'ye imza attı. Ancak Gosling o seneyi de Plymouth ekibinde geçirmeye karar verdi. İngiltere u-17 milli takımını Avrupa Şampiyonası'nda 2.liğe taşıdıktan sonra Everton'a 14 Ocak 2008'de imza attı.

Çoğu genç gibi kiraya verilmedi Gosling, David Moyes'in başka planları vardı onun için. İlk resmi maçını Middlesbrough'ya karşı oynadı, beğeni topladıktan sonra da zaman zaman şans verdi Moyes ona.

Ancak o şöhret patlamasını FA Cup 4. tur rövanş maçında Goodison Park'ta yaptı. 118. dakikaya kadar gol, hatta pozisyon olmayan maçta çok kritik bir gol atarak bir anda Ada basınının gündemine oturdu genç Gosling. O maçtan sonra daha da fazla süre almaya başladı.


Bu Ağustos'ta Preston North End'e kiralanması gündemdeydi. Moyes, eski Everton hocası Alan Irvine'ın Gosling'in gelişimine katkıda bulunacağını söylemişti ancak bu transfer gerçekleşmedi ve Gosling bu sene de takımda kaldı. Moyes ona şans vermeye devam edecek, bu çocuğu takip edin...

Genç Yetenekler: Mamadou Sakho

Benim gibi FM manyakları çok iyi bilir bu elemanı. Ama gelin biraz daha yakından tanıyalım bu Sakho'yu.

13 Şubat 1990'da doğdu, 11 yaşında PSG altyapısına santrafor olarak girdi, ancak altyapıda defans oyuncusu eksikliği bulunması onun defansa kaydırılmasına sebep oldu (iyi ki de olmuş). Camp des Loges'un en parlak genciydi, ve 17. doğum gününden 1 gün sonra AEK ile oynanan UEFA Kupası son 32 maçı kadrosuna aldı Paul Le Guen. Herkes onun yedek soyunacağını beklerken ilk 11 başladı ve bir sürpriz daha yaparak yaşına göre aşırı olgun, aşırı derli toplu oynadı. Bu 2006-2007 sezonundaki tek maçıydı.

O haziran ilk profesyonel kontratını da imzaladı, 3 senelik bir anlaşmaydı bu. Sadece 17 yaşında olmasına rağmen artık kadronun gediklilerinden olmuştu, zaman zaman da forma buluyordu. 20 Ekim 2007 tarihinde PSG, Valenciennes ile karşılacaktı. Ancak takımın 2 kaptanı Pauleta ve Sylvain Armand sakattı, herkes Yepes'in kaptan çıkacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabi durum, Paul Le Guen kaptanlık pazubandını 17 yaş 8 aylık Sakho'ya verdi. Böylece Ligue 1 tarihinin en genç kaptanı oldu.

O günden sonra Sakho taraftarın sevgilisi haline gelmeye başladı. Ertesi sezon tam 34 maça çıktı ve takımının UEFA Kupası'nda çeyrek finale kadar çıkmasında büyük rol oynadı. İlk resmi golünü de 18. doğumgününden 1 gün sonra St. Etienne'e attı. Yönetim hemen harekete geçti ve kontratını 2012'ye kadar uzattı.

Bu sene de takımın bankolarından biri olacak ve önümüzdeki 1-2 sene içinde büyük ihtimalle Premier Lig'de seyretme imkanı bulacağız "Yeni Thuram" Sakho'yu.

3 Eylül 2009 Perşembe

Genç Yetenekler: Fran Mérida

Fran Mérida Perez, şimdiden aklınıza kazıyın bu ismi, 2-3 sene sonra sıkça duyacaksınız çünkü, "Yeni Fabregas" geliyor.

4 Mart 1990 yılında, Barcelona'da doğdu. 8 yaşında Barça'nın altyapısına katıldı. 2005 Eylül'ünde kulüpten ayrıldı ve menajeri Joseba Diaz tarafından bütün kulüplerden saklandığı iddia ediliyordu ailesinin de desteğiyle. Merida'nın ailesi, bölgelerindeki bütün genç yeteneklerin Barcelona'ya kaydolmasından şikayetçiydi, bu sebeple Joseba Diaz'a tam yetki verdiler ve menajer aralarında AC Milan, Arsenal, Real Madrid ve Manchester United gibi takımlarla pazarlığa başladı. En iyi teklifi veren Arsenal'e, Merida ailesinin de onayıyla, "okey" verildi ve Merida 17. yaş gününde Arsenal'la ilk profesyonel kontratını imzaladı. Bu büyük spekülasyon konusu haline geldi, aslına bakarsanız bardağı taşıran son damlaydı. İspanya'da resmi imza atamıyor oyuncular 18. yaş gününe kadar, İngiltere'de ise bu sınır 17. Daha önce Fabregas, Daniel Pacheco gibi isimler de bu yolla İngiltere'ye gidip altyapı kulüplerine 1 kuruş kazandırmıyorlardı. Bu olay İspanya'da mahkemelere taşındı, ve Fabregas'ı (dolayısıyla Arsenal'ı) Barcelona'ya Merida için 3.2 milyon € yetiştirme bedeli ödemeye mahkum bıraktı. Daha sonraki davalara da emsal teşkil edecek bu olay, İspanya'dan İngiltere'ye 17 yaşını doldurmadan bedavaya transfer olan gençlerin yeni takımlarına yetiştirme bedeli ödettirmesi bekleniyor, böylece İspanyol kulüpler Merida gibi gençleri ellerinden kolay kaçırmayacaklar.

Neyse gelelim Merida'nın Arsenal kariyerine. A takımda ilk kez Boreham United'la 14 Ağustos 2006'da yapılan bir hazırlık maçında forma giydi, ve o maçta bir de gol attı. İlk resmi maçında ise 25 Eylül 2007'de Newcastle United karşısında son dakika oyuna girdi. 2008'e 4 gün kala da Real Sociedad'a kiralık verildi sezon sonuna kadar. Ligde 14 maç oynadı ve genç oyuncular için çok önemli olan "resmi maç tecrübesini" kazanmaya başladı. Arsenal'e daha olgun, daha hazır döndü. İlk 11'de çıktığı ilk maç da 28 Eylül 2008'de oynanan Sheffield United maçıydı, Arsenal o maçı 6-0 kazandı. İlk Premier Lig maçı da 19. doğumgününden saatler önceydi, 3 Mart'ta Wigan maçında yedekten girdi ve taraftarın beğenisini kazandı. Arséne Wenger onun için "O muhteşem bir yetenek, ona baktığımda bir yıldız görüyorum" diyerek ona olan inancını dile getirdi. O sezon böylece zaman zaman süre almaya başladı, Wenger bir cevher bulduğunu biliyordu. Bu sezon artık A takıma iyice yerleşti, özel maçlarda ve kupa mücadelelerinde ilk 11'e demir attı. Taraftar da ona "Genç Fabregas" lakabını taktı. Yavaş yavaş Wenger onun için daha ciddi düşünmeye başladığını söylemek yanlış olmaz, 2-3 sene sonra da dünya futbolu yeni bir yıldız kazanmış olacak.

Chelski'ye Transfer Yasağı

Rus zengin Roman Abramovic'in Chelsea'sine FIFA'dan transfer yasağı gelmesi futbol dünyasını bir anda karıştırdı. FIFA Uyuşmazlık Komisyonu, genç Fransız Gael Kakuta'nın Lens'den transferi sırasında talimatlara uygun davranmadığı gerekçesiyle Chelsea'nin Ocak 2011'e kadar transfer yapmasını yasakladı.

Fransa'da Lens forması giyen Kakuta, 2007 yılında Chelsea ile sözleşme imzalamıştı. FIFA, İngiliz kulübünü kontratı devam eden bir futbolcuyu sözleşmesini bozmaya teşvik etmekten suçlu bulurken, Chelsea, Fransız kulübü Lens'a 130 bin euro'luk bir tazminat ödemeye mahkum edildi. FIFA, bu hatalı transferde iki sezondur Chelsea'de forma giyen Gael Kakuta'yı da cezalandırdı. Yapılan açıklamaya göre 18 yaşındaki forvet dört ay futboldan men cezası alırken, eski kulübüne de 780 bin euro ödemek zorunda.

Gael Kakuta'nın geçen sene geçirdiği ciddi sakatlığı atlatmasından sonra bu sene A takımı kadrosuna girmesi bekleniyordu, ancak gelen bu 4 aylık ceza ile kendini toparlaması en erken gelecek sezonu bulacağa benziyor.

Para akışını kesen Abramoviç, bu sene sadece 1 yıldız transferi yaptı (Yuri Zhirkov-CSKA Moskova) ve 2 de genç oyuncu aldı (Daniel Sturrige-Manchester City/Nemanja Matic-MFK Kosice). Şimdi vanalar kapandığına göre Abramovic'ten mutlusu yoktur herhalde (!). 2 senede kimbilir ne genç yıldızlar kaçıracak Chelsea, 2 sene yaşlanan bir kadro da cabası.

La Albiceleste - Seleçao (Arjantin - Brezilya)

2010 Dünya Kupası Elemeleri'nde (CONMEBOL) 6 Eylül Pazar günü milli takımlar bazında dünyanın en büyük derbisi oynanacak, Arjantin Rosario kentinde Brezilya'yı ağırlayacak. Brezilya 27 puanla lider, Arjantin ise 22 puanla 4. sırada. Arjantin, eğer bu maçı kaybederse Ekvador'un Kolombiya deplasmandaki sonucuna göre ilk 4'teki yerini kaybetme tehlikesi içinde. Zaten tüm ülke basını tarafından topa tutulan teknik direktör Maradona'nın da son maçı olabilir bu.
Brazil 14 7 6 1 25 6 +19 27
Chile 14 8 2 4 23 14 +9 26
Paraguay 14 7 3 4 20 13 +7 24
Argentina 14 6 4 4 19 15 +4 22
Ecuador 14 5 5 4 18 20 −2 20
Uruguay 14 4 6 4 23 16 +7 18
Colombia 14 4 5 5 7 11 −4 17
Venezuela 14 5 2 7 17 24 −7 17
Bolivia 14 3 3 8 19 30 −11 12
Peru 14 1 4 9 7 29 −22 7

İşte aday kadrolar:

Arjantin
Kaleci: Juan Pablo Carrizo (Zaragoza), Mariano Andujar (Catania) Sergio Romero (AZ Alkmaar).
Defans: Nicolas Pareja (Espanyol), Javier Zanetti (Inter), Nicolas Burdisso (Inter), Fabricio Coloccini (Newcastle), Gabriel Heinze (Marsilya)
Orta Saha: Fernando Gago (Real Madrid), Maximiliano Rodr¡guez (Atletico Madrid), Jesus Datolo (Napoli), Javier Mascherano (Liverpool), Jonas Gutierrez (Newcastle)
Forvet: Lionel Messi (Barcelona), Ezequiel Lavezzi (Napoli), Carlos Tevez (Manchester City), Diego Milito (Inter) Sergio Aguero (Atletico Madrid), Lisandro Lopez (Lyon)

Brezilya
Kaleci: Julio Cesar (Inter) Victor (Gremio)
Defans: Maicon (Inter), Daniel Alves (Barcelona) Filipe (La Coruna), Andrè Santos (Fenerbahçe), Luisao (Benfica), Juan (Roma), Miranda (Sao Paulo), Lucio (Inter)
Orta Saha: Josuè (Wolfsburg), Gilberto Silva (Panathinaikos), Felipe Melo (Juventus), Lucas (Liverpool), Elano (Galatasaray), Ramires (Benfica), Julio Baptista (Roma), Kakà (Real Madrid).
Forvet: Robinho (Manchester City), Nilmar (Villarreal), Luis Fabiano (Sevilla), Adriano (Flamengo)

Leonardo ve Ciro Ferrara (Yeni "Guardiola"lar Yolda)


Barça, bir önceki sezon şu an Galatasaray'ı çalıştıran Frank Rijkaard'ın yerine B takımını alıştıran eski oyuncusu Josep Guardiola ile 2008-2009 sezonuna başlamış, ardından da sezonu 5 kupayla kapatarak, büyük bir başarıya imza atmıştı. Geçen sezon sırasıyla İspanya Kral Kupası, La Liga, Avrupa Şampiyonlar Ligi, İspanya Süper Kupası ve son olarak da Avrupa Süper Kupa şampiyonluğu yaşadı. Barcelona'nın elde ettiği bu başarıları 38 yaşındaki eski oyuncusu Guardiola ile yakalaması, tüm dikkatleri topladı doğal olarak. Dikkatleri Guardiola'nın üzerine çeken tek şey bu başarıları değil tabi. Karizmatik teknik adam, her maça birbirinden şık kıyafetlerle çıkarak genç ve hep genç kalan kızların (!) sevgilisi olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Bu sezon Juventus ile Milan takımları da Barcelona gibi eski oyuncularını doğrudan takımın başındaki tek yetkili isim yaptı. Real Madrid ise eski yıldız futbolcusu Zinedine Zidane'ı başkan danışmanı sıfatıyla görevlendirerek, yetki verdi. Zidane'nın görevi itibariyle önemli konularda, karar verici konumda olduğu belirtiliyor. Serie A'da 27 ile en fazla şampiyonluk kazanan Juventus, geçen sezon ligi Inter'in ardından 2. sırada tamamladıktan sonra daha 2 gün önce Roma'da Spaletti'nin yerine geçen Claudio Ranieri ile yolları ayırmıştı. Yeni sezonda şampiyonluğun en kuvvetli adaylarından biri olmak isteyen Juve, ''Barça modeli"ni örnek alarak, eski oyuncusu Ciro Ferrara'yı teknik direktör olarak takımın başına getirdi. Serie A'da Juventus'un ardından, Inter ile birlikte 17 şampiyonluğu bulunan Milan da tecrübeli teknik direktörü Carlo Ancelotti'nin İngiltere Premier Lig takımlarından Chelsea'ye gitmesiyle takımı eski futbolcusu Brezilyalı Leonardo'ya emanet etti. Görünüşe göre daha birçok takım bu yolu izleyecek gibi.

2 Eylül 2009 Çarşamba

"Altyapı" Denince Akla Hemen Onun Adı Gelir: Ajax, Ajax, Ajax!

Hollanda’da yıllardan beri kulaktan kulağa yayılan bir şaka var ki, bu Ajax’ın alt yapısına ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Hollandalı bebeklerin ilk sözü ne anne, ne de baba, Ajax. Bir çok Hollandalı bunu onaylarken, buna kesinlikle karşı çıkan bir gurup var. Onlar tabii ki Ajax’ın en büyük rakibi olan Feyenoord’un taraftarları. Onlar buna inanmak istemeseler de Ajax, Hollanda’nın en başarılı, en ünlü ve popüler kulübü.
Ajax, Amsterdam’da inanılmaz bir şekilde destekleniyor. Tarafsız ziyaretçiler bunun biraz abartıldığını düşünebilirler fakat hayatlarında bir kez bile olsa Ajax’ın ArenA Stadı’nı görmüş olsalar, kesinlikle görüşlerini değiştireceklerdir. Şehrin hemen dışında bulunan stad, dışarıdan bakıldığında spor kompleksinden çok bir uzay gemisine benziyor ve tamamen Ajax kulübüne ait.
ArenA’nın içindeki hemen hemen herşey Ajax’ın renkleri olan kırmızı-beyazla kaplanmış. Kulübün mağazasında, taraftarların hayal edebileceği herşey bulunuyor ve bunlar da Ajax Müzesi’ni ziyaret etmeyi değer hale getiriyor. Burada sadece güzel maçların ve harika gollerin kayıtları yok. Ajaxlı futbolcuların hepsinin fotoğraflarını bulmak mümkün. Ayrıca kulübün 100 yıllık tarihi boyunca kazandığı kupaları ve ödülleri, eski belgeleri, tarihi araç gereçleri yine bu müzede bulabilirsiniz.

AJAX BURADA, AJAX ORADA, AJAX HERYERDE
Kulüp mağazasını ve müzesini ziyaret ettikten sonra asansörle yukarı çıkarak tribünlerdeki yerinizi alabilirsiniz. Stad kapasitesi 51 bin kişi fakat Ajax, bunlardan sadece 43 bin adetini satabiliyor çünkü bu sayının üstüne çıkması yasak. Stadın koridorlarını Cruyff, Neeskens, Hulshoff, Blind, Davids, Seedorf ve Rijkaard gibi yıldızların fotoğrafları süslüyor. Devre arası mı? Sıkılmaya gerek yok. Neden stad içindeki restauranta gitmiyorsunuz? Ajax’ı hatırlatan bir çok şeyi burada da bulabilirsiniz. Ekranlardan, Ajax’ın geçmişte oynadığı harika maçları ve kazandığı muhteşem zaferleri tekrar izleyebilirsiniz. ArenA’nın içinde çok özel bir yer var. Burasının adı “Soccer World”. Bu yiyecek ve içecek standında Ajax’ın eski yıldızlarının isimlerini taşıyan yemekler yiyebilirsiniz. Bunların arasında en çok satanlar ise “Frank de Boer Hamburgers” ve “Rijkaard’s Caesar Salad”.
İYİ BİR GELECEK BEKLENTİSİ
Ajax’ın sadece ArenA’sı yok. ArenA’dan sadece bir kaç yüz metre uzaklıkta yer alan “De Toekomst” (Gelecek), adlı antreman merkezi gerçekten mükemmel. Bu dev komplekste, 7 adet doğal çim saha, 1 adet yapay çim saha ve Ajax’ın PAF takımının maçlarını oynadığı küçük bir stadyum var. Burası gerçekten de çok düşünülerek seçilmiş bir yer. Çünkü burada antreman yapan gençler ArenA Stadı’nı çok rahat bir şekilde görebiliyorlar ve içlerinden şöyle diyorlar: “Orası, bir gün Ajax’ta profesyonel olarak futbol oynamak istediğim yer”.
60’lardan beri Ajax, alt yapı projelerini çok profesyonel bir biçimde yürütüyor. “De Toekomst”, genç yeteneklerin çok daha iyi ve etkili şartlarda yetişmesini olası kılıyor. 1996 yılından beri faaliyette olan bu kompleksin finansı, Ajax’ın 1995 yılında kazandığı Şampiyonlar Ligi’nden sonra kazanılan extra gelirlerle sağlandı.
“De Toekomst”, on farklı takımdan 160 gence evsahipliği yapıyor ve bu gençlere, yaşıtlarının çoğunun sahip olamadığı şartları sağlıyor. Soyunma odalarının kapılarında, Ajax’ta oynamış ünlü futbolcuların isimlerini taşıyan tabelaları görebilirsiniz. Hiç kuşkusuz ki Ajax’ta oynamış en iyi ve en ünlü futbolcu Johan Cruyff. Kulüp yetkilileri, hala ondan korku ve merakla karışık bir saygıyla bahsediyorlar. Altyapı hocaları onun ismini kullanarak oyuncularını motive ediyorlar. Belki de bu sayede yeni bir “Kral Johan” çıkar.

SADECE EN İYİLER
Fakat zirveye giden yol oldukça uzun ve zorlu, ayrıca acımasız bir rekabet ortamı çocukları bekliyor. Sadece en iyiler Ajax’ta kalabiliyor, hocalarının gözüne giremeyenler ise gitmek zorunda. İyi bir performans göstererek Ajax’a katılmış olan gençler, birinci sınıf bir futbol okuluna başladıklarının bilinci içinde hareket ediyorlar.
Bu şansı elde ettikten sonra onlar için profesyonelliğe giden yol açılıyor. Son yıllarda, De Toekomst’tan mezun olanlar büyük bir aşama kaydederek, profesyonelliğe ilk adımlarını atıyorlar. Geçtiğimiz sezon, bir maçta Ajax’ın ilk onbirinin sekizi altyapıdan gelen futbolculardan oluşuyordu.
De Toekomst’taki gençler oldukça meşguller. Çünkü onlar için sadece çim saha antremankarı yok. Ağırlık salonunda çalışıyorlar, havuzda yürüyorlar, cimnastik salonunda ayak tenisi oynuyorlar ya da diğer bir odada antrenörlerinin anlattıklarını dinleyerek, nasıl daha hızlı koşabileceklerini veya birbirleriyle olan uyumu nasıl daha ileriye götürebileceklerini öğreniyorlar. Eğer içlerinden biri sakatlanırsa derhal masöre veya fizyoterapiste götürülüyor.
Bu okulda sadece en iyi hocalar görev alabilir. Bu felsefe Co Adriaanse ile birlikte daha da gelişti. Adriaanse, Ajax altyapısında 6 yıl çalıştıktan sonra küçük bir kulüp olan Tillem II Tilburg’un teknik direktörlüğüne getirildi. Adriaanse, Tilburg’un Şampiyonlar Ligi’ne katılmasını sağladığında, herkes hayretler içinde kalmıştı. Şu sıralarda altyapının başında Ajax formasını üçyüzden fazla giyen John van’t Schip var.
De Toekomst’da yetenekleri ve çalışmalarıyla diğerlerinden ayrılan gençler, mutlaka Adriaanse’ye gitmek zorunda. Onun bu hırsı, yetenekli gençleri iyi futbola hazırlarken aynı zamanda onlara Ajax’ın (A) takımına girme şansını veriyor. Hatta bu gençler büyük paralar karşılığında İtalyan, İngiliz veya İspanyol kulüplerine transfer oluyorlar. Son yıllarda yaklaşık olarak 12 adet altyapı futbolcusunu diğer kulüplere satan Ajax bu işten büyük miktarda gelir elde etti. Frank Rijkaard, bu konuda şöyle konuştu: “Ajax’ta önemli olan, gençleri çok iyi bir şekilde yetiştirmek ve daha sonra ise onları yüksek transfer bedelleriyle satmaktır. Kulüp, politikası nedeniyle kesinlikle pahalı transfer yapmıyor. Onun yerine kendi yıldızlarını yetiştiriyor ve bunu da yıllardan beri başarıyla sürdürüyor.”

11 YAŞINDAKİLER BİLE ZORLU ÇALIŞMALARA KATILMAK ZORUNDA
De Toekomst’ta, 10 antrenör, yaşları sekiz ila onsekiz arasında değişen gençlerle ilgileniyor. Gençler yaşlarına göre en küçükten (E), en büyüğe (A) kadar sıralanıyorlar. Her kategoride iki seviye mevcut. Örnek olarak A1 ve A2. A1 gurubunda, A2’ye oranla daha iyi futbolcular yer alıyor. Bu yıl sona ermeden Ajax, F kategorisini de açarak gençleri 6 yaşından itibaren eğitmeye başlamayı planlıyor. Eğer profesyonel olmak istiyorsanız, hiçbir şey erken başlamak kadar iyi değildir.
Ajax’ın altyapısında sadece antrenörler yok. Doktor, 6 masör ve fizyoterapist, 3 kişilik sağlık ekibi ve gençlerin günlük besin ve vitamin ihtiyacını almalarını sağlayan diyet uzmanıyla birlikte gençlerin her ihtiyacını karşılayacak bir ekip kurulmuş.
Öğle yemeği, De Toekomst’taki restaurantta yeniliyor. Ayrıca oyuncuların iki antreman arasında sıkılmalarını önlemek için piyano, bilardo, video oyunları ve masa futbolu gibi ayrıntılar da unutulmamış. Tabi ki duvarları da eski Ajaxlı yıldızların fotoğrafları süslüyor.
Bu okulda asıl hedef, futbolcuların mümkün olduğunca küçük yaşlarda en yüksek performansa ulaşmalarını sağlamak. Maarten Stekelenburg, hem Ajax’ın basın bürosunda çalışıyor, hem de altyapıda D1 takımının antranörlüğünü yapıyor. Her hafta takımının 2 antremanı ve 2 maçı var. Stekelenburg haftada 20 saatini futbolcularına ayırıyor. Doğal olarak ta öğrencileri Avrupa futbolunun bütün ünlü kulüplerini biliyorlar. Sadece isim olarak değil onlarla maç yaparak, onları daha yakından tanıma fırsatı elde ediyorlar. Bu yılın başında, Barcelona’nın evsahipliği yaptığı turnuvaya katılarak İnter Milan ve Real Madrid gibi dev takımlarla oynama fırsatını elde ettiler.

CRUYFF, VAN BASTEN, KLUİVERT, BERGKAMP
Ajax’ın yıllık bütçesi yaklaşık olarak 45 milyon dolar. Bunun büyük bir kısmı ise altyapıya ayrılıyor fakat ne kadar ayrıldığı açıklanmıyor. Basın Sözcüsü Van Leeuwen, kesin bir rakam vermemekle birlikte bütçenin önemli bir kısmının altyapıya aktarıldığını, ayrıca De Toekomst benzeri iki okulun, Gana ve Güney Afrika’da da açılma planlarının yapıldığını belirtiyor. Ajax, Gana’da Ashanti Goldfields ve Güney Afrika’da da Ajax Cape Town isimli takımların sahibi. Bu iki kulüpte oynayan yetenekli gençler, eğitimlerini tamamlamak için Amsterdam’a çağırılıyorlar.

3-4-3 SİSTEMİ
Ajax, yıllardan beri 3-4-3 sistemiyle oynuyor. Oyuncuların sırt numaraları ve oyun alanındaki dizilişleri ise şöyle: 1 kaleci, 2 sağ bek, 3 libero, 5 sol bek, 6 ortasahanın sağı, 4 defansa dönük ortasaha, 10 hücuma dönük ortasaha, 7 sağ açık, 9 forvet, 11 sol açık.
Altyapıdaki (D) ve (E) takımları bile bu dizilişle sahada yer alıyorlar. Ayrıca kulüp felsefesini de çok iyi biliyorlar. Ajax, kolektif çabaya ve takım çalışmasının anahtar sözcük olduğuna inanıyor. Her oyuncu oynadığı mevkiye konsantre olmalı ve nasıl oynaması gerktiğini çok iyi bilmeli. Ajax, altyapısındaki futbolcuları iç saha maçlarında top toplayıcı olarak kullanıyor. Top toplayıcılar kendi takımlarında nerede oynuyorlarsa o bölgeye yakın bir yerde duruyorlar ve böylece Ajaxlı yıldızlara bakarak nasıl oynamaları gerektiğini öğreniyorlar.
Normalde oyuncular kendi mevkileri dışında oynamayı pek istemezler. Bu anlayış sonucunda da kulüp, oyuncularının her mevkide oynamalarını beklemez. Bu olaya en güzel örnek geçtiğimiz sezonda yaşandı. Ajax antrenörü Hans Westerhof, ortasahanın solunda ortaya çıkan eksikliği gidermek için takım içinden birini bulmak yerine Ajax’ın 2. takımından bir oyuncu almayı düşündü. Fakat bu oyuncu yeterli kapasiteye sahip değildi. Bunun üzerine Westerhof da A-1 takımında oynayan Rafael van der Vaart’ı takıma aldı. Sadece 17 yaşında olan bu gelecek vadeden oyuncu böylece profesyonelliğe ilk adımını atmış oldu. Daha önce Ajax’ın ikinci takımında bile oynamamış olan van der Vaart, verilen şansı en iyi biçimde kullandı. Sadece bir antremana çıktıktan sonra van der Vaart, 19 Nisan 2000’de Hollanda Birinci Ligi’nde Ajax’ın formasını ilk kez giydi.
Otoriteler, Edgar Davids ve Clarence Seedorf’tan sonra Ajax’ın yeni bir yıldızı daha futbol dünyasına kazandırdığı görüşündeler. Kulüp yönetimi de onlarla aynı fikirde olacaklar ki, van der Vaart’la 6 yıllık kontrat yapmak istiyorlar.
Altyapıya yapılan bunca yatırım mutlaka Ajax’a bir şekilde geri dönüyor. Sürekli olarak genç yetenekleri bularak ortaya çıkartan ve onların birer yıldız olmalarını sağlayan Ajax’ın yetiştirdiği bazı yıldızlar ve oynadıkları takımlar şöyle: Johan Cruyff, Johan Neeskens, Marco van Basten, Frank Rijkaard, Edwin van der Saar (Juventus Turin), Edgar Davids (Juventus Turin), Clarence Seedorf (Inter Milan), Patrick Kluivert, Frank de Boer(Barcelona) ve Ronald de Boer (Glasgow Rangers), Dennis Bergkamp (Arsenal).
Euro 2000 ‘deki Hollanda Milli Takımı’nın yarısı Ajax formasını ya giyen ya da bir zamanlar giymiş olan oyunculardan kuruluydu. Mesela Kluivert Ajax’a geldiğinde 10 yaşındaydı, Denis Bergkamp ilk olarak C1 takımında başladı ve Seedorf A takıma çıktığında henüz 16 yaşındaydı.
Ajax’ın altyapısına girmek binlerce Hollandalı çocuğun hayalini süslüyor. Kulüp yılda üç veya dört kez, 1500 ila 2000 arasında çocuğun katıldığı 3 günlük kurs düzenliyor. Katılan herkese numaralı bir Ajax tişörtü veriliyor. Çok kapsamlı bir testten geçirilen oyunculardan başarılı olanlar birkaç hazırlık maçında oynatılarak tekrar bir testten geçiriliyorlar. Bura da başarılı olanlar Ajax’ın altyapısına katılma şansını elde ediyorlar. Daha sonra ise bu oyuncularla beş veya altı yıllık bağlayıcı niteliği olan kontrat imzalanıyor. Bosman kurallarından sonra gerekli hale gelen bu anlaşmayla, eğer oyuncu sözleşmesi bitmeden bir başka kulübe transfer olmak isterse doğabilecek bonservis problemleri ortadan kaldırılmış oluyor. Eğer futbolcu, kontratı dolduktan sonra ayrılmak isterse Hollanda yasalarına göre top oynadığı her sezon için yaklaşık olarak 11 bin dolar ödemek zorunda.
Ajax, Hollanda’daki genç yetenekleri keşfetmek için 15 kişilik bir ekip kurmuş. Bu yıldız avcıları Hollanda’nın dört bir yanını dolaşarak genç yetenekler arıyorlar ve buldukları zaman da anında kulübe bildiriyorlar. Yıldız avcılarından biri Danimarka’da yaşıyor ve bütün İskandinavya’yı arabayla dolaşarak Ajax için oyuncuları izlemiş. Hatta Güney Amerika’da ve Afrika’da bile Ajax’ın izleme birimleri var.
Ajax altyapısındaki futbolcuların % 95’i Hollanda pasaportu taşıyor. Yurt dışından gelenlere Flamanca öğretiliyor ve mümkün olduğunca çabuk Hollanda’nın yaşam şartlarına uyum sağlamaları sağlanıyor. Uyum evresini daha da kolaylaştırmak ve hızlı hale getirmek için Hollandalı ailelerin yanlarına yerleştiriyorlar.
Ajax’ın altyapı tesislerinde yatılı okul yok. Bu konuda Van Leeuwen şöyle diyor: “13, 14 yaşındaki çocukları aile ortamından uzaklaştırmak onları olumsuz yönde etkiler.” Gençler kendi aileleriyle kalıyorlar ve normal bir okula devam ediyorlar. Okuldan sonra ise Ajax’ın servis otobüsüyle tesislere gidiyorlar. İdmandan sonra ise tekrar evlerine bırakılıyorlar. Kulüp sadece masrafları karşılıyor, oyunculara herhangi bir ücret ödemiyor. Çünkü Hollanda kanunlarına göre, hiçbir futbolcu 18 yaşına kadar bu işten para alamaz.

ARENA RÜYASI
Ajax, gençlerin okuldaki performansına büyük önem veriyor. Eğer içlerinden biri derslerinden futbol yüzünden geri kalırsa onun arayı kapatması için Ajax gerekli olan herşeyi yapıyor, gerekirse özel öğretmen tutuyor. İki yıl önce Amerika’da, Dallas’ta bir turnuvaya katılan futbolcuların derslerinden geri kalmaması için kafilede bir de öğretmen vardı ve uçuş boyunca öğrencilere ders anlattı ve daha sonra ise bir buçuk saatlik bir yazılı imtihan yaptı.
Van Leeuwen “Biz onların futbolda olduğu kadar kendilerini zihinsel alanda da geliştirmelerini istiyoruz. Üzerilerindeki baskı oldukça fazla özellikle en küçüklerinin” diye konuştu. Ajax sadece iyi futbolcu yetiştirmekle ilgilenmiyor, onların aynı zamanda iyi birer öğrenci olmalarını da istiyor. Derslerini asan veya okulda kötü davranışlarda bulunanlar geçici bir süre idmanlara ve maçlara çıkamıyor. Eğer bu süre içinde bir gelişme göstermezse kulüpten ayrılmaları isteniyor.
Bu Ajax’ta disipline verilen önemi gösteriyor. Her futbolcuda bir kural kitabı var ve onları nelerin beklediğini biliyor. Örnek olarak, cep telefonu kullanmak, küpe ve kep takmak yasak. Bu kurallardan birini halk içinde çiğneyen olursa, bunun Ajax’ın geleneklerine ve imajına zarar verdiği düşünülüyor. İlk önce yazılı olarak uyarıldıktan sonra eğer aynı şeyi tekrarlar veya uygunsuz davranışlarda bulunursa kulüple ilişkisi kesiliyor.
Bununla beraber disiplinsiz davranışlara çok az rastlanıyor. Bu süpriz olmasa gerek. Kim dünyadaki en iyi futbol okulundan atılmak ister ki? De Toekomst’taki ana düşünce okuldan başarıyla mezun olarak profesyonelliğe ilk adımı atmak. ArenA da ikiyüz, üçyüz metre ilerde bir itici güç olarak herzaman gençlerin gözünün önünde.

Bira - Çerez - Futbol



Ayrılmaz üçlüler vardır, bilirsiniz. Metin-Ali-Feyyaz, Rakı-Roka-Balık, Simit-Çay-Peynir gibi. Bunlardan biri de "Bira-Çerez-Futbol"dur. Hele bir de Salı ve Çarşamba geceleri oynanan Şampiyonlar Ligi maçı varsa televizyonda. Uzanırım kanepeye, alırım yanıma biramı çerezimi, açarım maçımı uzun uzun, eğlene eğlene seyrederim. Bundan daha büyük bir keyif olamaz herhalde.


Bir de geçenlerde duyduğum ve sağlam güldüğüm bir olayı anlatmak istiyorum. İngiltere'de stada alkol sokmak için yaratıcı holigan arkadaşlarımız "bira yeleği" diye birşey geliştirmişler. Yaklaşık 2 litre bira alabiliyormuş bu (zaten 2 litre de aşağı yukarı yetmekte bir bira-futbol sever için). Bira, yeleğin içinden ağza uzanan bir hortum aracılığyla içiliyormuş. İngiliz polisi ekstra önemler almış bira yelekleri için. Yakalananlar anında gözaltına alınacakmış. İnsan aklı nelere kadir, kim bilir daha neler göreceğiz tribünlerde.

FORZA LIVORNO - FORZA ADANA DEMİRSPOR

Adana Demirspor, 4 Eylül Cuma günü İtalya Serie A takımlarından Livorno ile özel bir maç yapacak. 5 Ocak Stadı'nda oynanacak karşılaşma saat 21.00'de başlayacak.

Adana Demirspor Kulübü Başkanı Bekir Çınar, en son 29 yıl önce bir Avrupa takımıyla oynayan takımlarının yeniden bu heyecanı yaşayacağını söyledi. Livorno'nun Türkiye'de Beşiktaş ve Adana Demirspor takımlarını "kardeş' ilan ettiğini ifade eden Çınar, bunun nedenini bu ekiplerin ırkçılığa karşı olmasına bağladı. Türkiye'de Livorno'ya sempati duyan çok sayıda taraftarın bulunduğunu anlatan Çınar, maça Adana dışında bin kadar konuğun geleceğini kaydetti. Aralarında Lucarelli gibi ünlü futbolcuların da yer aldığı Livorno'yu en güzel şekilde ağırlamak istediklerini hatırlatan Bekir Çınar, Adanalı sporseverleri stada beklediklerini bildirdi.

Çınar, maçın biletlerini kapalı 20, maraton 10 ve kale arkaları 5 TL olarak tespit ettiklerini açıkladı.

Ligde ilk maçlarını yaptıkları Şanlıurfaspor maçını da değerlendiren Çınar, oyuna çok hızlı başladıklarını ve dört gol bulduklarını vurguladı. Karşılaşmanın son bölümünde Demirspor futbolcularının rehavete girdiğini ve iki gol yediğini belirten Çınar, oyun kalitesinden memnun kaldığını söyledi. Çınar, iyi başladıkları ligde bu sezon şampiyon olmak istediklerini sözlerine ekledi.

İki "Dünya" kulübünün bu mücadelesinde kazanan dostluk, kardeşlik olacak.

FORZA LIVORNO, FORZA ADANA DEMİRSPOR !!!

Roma'da Spaletti Dönemi ve Ranieri'nin Gelişi

Luciano Spaletti çok takdir ettiğim bir teknik direktördür. Udinese'yi 2004-2005 sezonunda çok kısıtlı bir bütçeye rağmen 4. yaparak büyük sükse yapmıştı ve o dönem pek de iyi gitmeyen Roma'nın başına getirilmişti. İlk sezonuna pek iyi başlamadı, devre arasına kadar eleştirildi ama ondan sonra o Spaletti'yle özdeşleşen "4-6-0" taktiği tutmaya başlayınca 11 galibiyet üstüste geldi ve Serie A'nın üstüste maç kazanma rekorunu kırıldı (son maç da 2-0'lık Roma derbisinde alındı, çifte bayram yapıldı). Yine de ilk devre kötü sonuçlar elde edildiği için ilk 4'e giremedi Roma. ŞL'ye gidemiyoruz diye üzülürken Romalı taraftarlar, İtalya futbolu o büyük skandal ile sarsıldı. Luciano Moggi başta olmak üzere İtalya futboluna ceza yağdı. Juventus küme düşürüldü, 2 şampiyonluğu silindi, Milan ve Fiorentina'dan puanlar silindi derken Roma kendini ŞL'de buldu bir anda. Roma 2006-2007 sezonunda ŞL'de çeyrek finale kadar çıktı. İlk maçta Manchester United'ı 2-1 yendiler Roma'da, ancak Old Trafford'da o ünlü 7-1'lik bozgunla Devler Ligi'ne veda ettiler. Ama o üzüntü İnter'i 6-2 yenerek aldıkları Coppa Italia ile unutuldu, Spaletti koltuğuna iyice kurulmuştu artık. 2007-2008 sezonunda Roma, Real Madrid'i hem grupta hem 2. turda duman etmesiyle büyük ses getirdi. Çeyrek finalde yine Manchester United'a elendiler, ama başları yine dikti. Yine bir Inter galibiyetiyle Coppa Italia'yı kazandılar. Taraftar memnun, yönetim memnun, takım ve Totti memnun, Spaletti memnundu. Yalnız 2008-2009 sezonu çözülme başladı. Totti ile Spaletti'nin arası açıldı, Spaletti yönetimle ve taraftarla sorunlar yaşamaya başladı, Roma sezonu 6. bitirdi. Kredisi çok çabuk tükenmişti Spaletti'nin. İpler ise Alberto Aquilani'nin Liverpool'a satılmasıyla koptu; Spaletti bu hamle yüzünden yönetimi topa tuttu, yönetim ise "değirmenin dönmesi için Aquilani'yi de, başka oyuncuları da satarız, Spaletti haddini bilsin" tarzı açıklamalarla artık Spaletti döneminin kapandığının sinyallerin veriyordu. Spaletti'nin Roma'sı Serie A'nın ilk 2 haftasında Genoa ve Juventus'a kaybedince, teknik adam görevini bırakmak zorunda kaldı ve dün istifa ettiğini açıkladı. Hemen o gün de ünlü teknik adam Claudio Ranieri'nin Spaletti'nin bıraktığı koltuğa getirildiği açıklandı, böylece Roma'da Ranieri dönemi resmen başladı.

Spaletti'nin bu olaylardan sonra takımdan ayrılması kaçınılmazdı belki, ancak Ranieri'nin gelişi de Roma'yı kurtaracağa benzemiyor. Aquilani'nin yerini doldurmayı bırakın, Roma bu sene hiçbir oyuncunun bonservisini almadı Bari'den ayrılan Stefano Guberti dışında. Dinamo Bükreş'ten kaleci Bogdan Lobont, Inter'den defans oyuncusu Nicolas Burdisso ve Newcastle United'dan forvet Fabio Zamblera kiralandı. Bu üç oyuncu da büyük ihtimalle pek forma şansı bulamayacak, Nicolas Burdisso rotasyonda kullanılacak gibi görünüyor o kadar. Romalı taraftarlar bu sene pek umutlanmasınlar bence, Roma'nın bu ekonomik sıkıntıdan kurtulması için bir iki önemli ismini de elden çıkarması muhtemel...

Galatasaray'ın Yeni Transferleri [İnceleme]

Leo Franco, Mustafa Sarp, Gökhan Zan, Abdul Kader Keita, Elano Blumer, Caner Erkin (kiralık-satış opsiyonlu), Ufuk Ceylan. Tam 7 kaliteli isim, nokta transferler hepsi de. Bir de yakından bakalım her isimden beklenenlere ve ne verebileceklerine.

Leo Franco: Türk futbolseverler bu arkadaşı 99/00 UEFA Kupası çeyrek finalinde Galatasaray'a karşı Mallorca'nın kalesini koruduğu için biliyorlar. İlk maçta Mallorca'da 3 aşırtma golü yemiş ve çok eleştirilmişti. 2004 yılında A. Madrid'e transfer olmuş ve kaleyi direkt ele geçirmiştir. Sözleşmesi bittiği için bonservis bedeli ödemedik Leo'ya, doğru bir hamle tecrübeli bir Arjantin milli kalecisine. De Sanctis'ten pek bir kalite farkı yok gibi duruyor, ama bu kötülemek için değil aksine övmek için. De Sanctis de çok iyi bir kaleciydi bence, çok eleştirildi. Kalede güven veriyor, biraz zayıf yan toplarda ama yan toplarda zayıf olmayan kaleci bir elin parmaklarını geçmez. Kalede Leo varken içiniz rahat olsun.

Gökhan Zan: Cam adam dediler, haklılar da. Haddinden çok sakatlandı Gökhan, ama oynadığı zaman, formda olduğu zaman da fena bir oyuncu değil. İşin iyi tarafı Gökhan'ı da bonservis bedeli ödemeden alınması, hem de rakibinden. Gökhan iyi, al rotasyona koy en kötü; ama beni rahatsız eden şey Servet-Gökhan ikilisinin aynı tip oyuncular olması (tank). İdeal stoper tandeminde bir Servet tarzı bir de Emre Güngör tarzı oyuncu olmalı diye düşünüyorum. Birbirlerinin eksiklerini tamamlayabilecek; biri çabuk, biri ağır ve güçlü iki oyuncu. Şu ana kadar sorun çıkmadı; ancak Avrupa'da ilerleyince sorun olmaya başlama olasılığı hayli yüksek.

Mustafa Sarp: Bonservis bedeli ödemeden alınan bir isim daha. Kayseri Erciyesspor'da da Bursaspor'da da beğenerek izlerdim Mustafa'yı, "Ah keşke bizde olsaydı bu" derdim. Birileri duymuş demek ki. İlk açıklanan transferimiz oldu, güzel de oldu. "Bu kim yav"şeklinde sallayanlar çoktu, karın tokluğuna çalışan paralı asker dedik; Mehmet Topal dediler, müzmin sakat dedik. Dediklerimiz de çıkıyor, bence şu an Mehmet Topal'dan iyi durumda, çok da iyi oynuyor. Rijkaard'ın da dediği gibi, tam bir asker.

Abdul Kader Keita: İlk Lille'de izlemiştim Milan'ı tek başına yerden yere vururken ŞL'de. hayran kalmıştım. 2007'nin Temmuz'unda Lyon'a 18.5 milyon €'ya transfer olmuştu. Lyon taraftarları havalardaydı, o dönemde Fransa Ligi'nin en iyi topçularından biriydi Keita. Ama olmadı, Lyon'da tutmadı dikişi. 2 senede 52 lig maçına çıktı, 5 de gol attı, beklenenleri karşılayamadı. Bize "Govou geliyor Govou" diyorlardı bu yaz, içimden geçirmedim değil "Govou değil de Keita olsa, biz de sevinsek" diye. Öyle de oldu, sağ gösterip sol vurdu "007 Haldun". Kader Keita artık Galatasaraylı idi.

Gelelim futboluna. 4-3-3 formasyonunda ileri üçlünün hem sağında hem solunda rahatlıkla oynayabilecek bir isim Keita. Fiziği süper, atletik, süratli, teknik, hırslı...Tam bir yırtıcı anlayacağınız. Tek sorunu arada kendini kaybedip bencil oynamaya başlıyor, tüm alkışı kendi almaya çalışıyor, takım oyununa zarar veriyor. O kadar da olsun, zamanla alışacaktır diye düşünüyorum, Rijkaard onu adam eder. Kalite olarak Türkiye'ye bence fazla. Eğer Galatasaray Avrupa Ligi'nde en az bir çeyrek-yarı final oynar, Keita da bu formunu sürdürürse İspanya-İngiltere-İtalya ekipleri peşine düşer kesin.

Elano Blumer: Robinho'lu, Diego'lu, R. Oliveira'lı, Chelsea'deki Alex'li Santos'un lokomotif isimlerindendi ancak Robinho'nun gölgesinde kaldı hep. Ama aynı dönem Avrupa'ya açıldı, onu alan şu anki takımının temellerini atan Shaktar'dı. İlk sezonunda rotasyon oyuncusuydu, yıldızlaşamadı. E kolay değil, Brezilya'dan Ukrayna'ya. 180 derece zıt ülkeler her açıdan. Alışması zaman alacaktı. İkinci sezonunda milli takıma seçildi, Shaktar'ın en önemli oyuncusu oldu. O yaz Manchester'ın yolunu tuttu o yaz takımın başına geçen Sven-Göran Eriksson'un ısrarıyla Ağustos başı 8 milyon sterlin'e. Gelir gelmez takımın değişilmezi, yıldızı oldu. Brezilya milli takımında da yeri iyice sağlamlaştı, sahanın her yerinde oynayabiliyordu. Sakatlanan Stephen Carr'ın yerine sağ bek oynadı birkaç maç, ön liberoda oynadı, sağ-sol açık olarak oynadı, kendi mevkisi ortasahanın ortası-forvet arkasının yanı sıra santrafor olarak da oynadı. "Çok amaçlı İsviçre çakısı" dendi taraftarlarınca Elano'ya.

Ama hep güzel gitmedi onun için Manchester serüveni. Yeni teknik direktör Mark Hughes ile çok iyi değildi arası. Daha sonra Shaun Wright-Phillips döndü takıma Chelsea'den, ardından da Robinho. Pozisyonu da değişmişti, Garrido-Robinho arası bir köprü görevi görüyordu artık takımın yıldızı olmak yerine. Mutlu değildi artık.

Daha sonra takımın başına Rijkaard'ı getiren, Leo Franco ve Kader Keita gibi Avrupa'nın kalburüstü oyuncularını transfer eden Galatasaray çıkageldi. 007 Haldun'un da ekstra çabalarıyla 7 milyon €'yu birkaç yıl vadeye bölerek Galatasaray'a geldi. Yaklaşık 1500 kişi karşıladı onu İstanbul'a indiğinde. Kendi deyimiyle "bulutlarda uçuyordu".

Çok yönlü bir oyuncu Elano, daha önce de dediğim gibi "çok amaçlı İsviçre çakısı" gibi. Ama 4-3-3'ün orta üçlüsünde oynamak kolay değildir. Fizik kondisyonun en üst düzeyde olacak, omuz omuza mücadelelerde üstün olacak vs vs. Elano şu an fizik olarak hazır değil. Olduğunda da bir Hüseyin Cimşir'le, ne bileyim bir Fabian Ernst ile omuz omuza götürebileceğini sanmıyorum. Arkasında oynayan adamın (Topal-Sarp) ekstra çabası gerekecek. Ama hücuma katacakları da inanılmaz boyutlarda olacak. Ayağında top gevelemeyen ender Seleçao'lardan Elano, seri oynar, alır-verir. Sade görünür ama bir pas atar, bir şut çeker (bkz. GS-Kayseri) herkesin ağzı açık kalır. Gerçek Seleçao'dur Elano, pazarlama amaçlılardan değil...

Caner Erkin: Daha önce yazmıştım Caner hakkında. Altın jenerasyonun en altın çocuklarından biri. Sol açık, sol iç ve yeri geldiğinde sol bek de oynayabiliyor. Büyük umutlarla gittiği CSKA'dan buruk ayrıldı Zico'yla olan tartışmalar sebebiyle, satış opsiyonuyla kiralandı Galatasaray'a. Galatasaray'a gelme sebebi Hakan Balta'nın yedeği olması. Daniel Alves de Sevilla'da uzun süre sağ açık oynadı, sağ beke daha sonra kaydırıldı ve şu an dünyanın en iyi sağ beki çoğuna göre. Caner'in de bu rotayı izlemesi muhtemel. Dani Alves'e benzer özellikler taşıyor. Fiziği yeterli, top tekniği ve sürati üst düzey ve çok hırslı. Yerli Maxwell olmaması için hiçbir sebep yok Rijkaard-Neeskens ikilisinin ellerinde.

Ufuk Ceylan: Yaser+Orkun+M. Güven verildi Ufuk için Manisaspor'a transferin son günü. Fiziğiyle Petr Cech'in biraz daha kalıplısı diyebiliriz, kaleyi güzel hacimliyor. Ama ağır değil, fiziğine göre hayli "panter". Standard Liege'in genç kalecisi Sinan Bolat ile Türkiye'nin gelecekteki kaleci ikilisi olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Leo Franco'nun altında da çok şey öğrenebilir, tek yapması gereken çok çalışması. Bomba gibi bir kaleci geliyor dostlar...

1 Eylül 2009 Salı

Barcelona 09/10 Transfer Hamleleri


Barcelona yine bu sene nokta transferleriyle adından sıkça söz ettirdi. Benim eleştireceğim özellikle 2 transfer var. Tutar tutmaz değil olay, daha doğru hamleler yapılabilirdi. Teker teker bakalım Barça'da bu sene olan kadro değişikliklerine

Gelenler: Maxwell ( Inter - 4.5 + 0.5 mil €), Keirrison (Palmeiras - 12 + 2 mil €), Dmytro Chygrynskiy (Shaktar Donetsk - 25 mil €), Zlatan Ibrahimovic (Inter - Samuel Eto'o + 46 mil €)

Gidenler: Samuel Eto'o (Inter), Sylvinho (Manchester City), Albert Jorquera (Girona), Eiður Smári Guðjohnsen (Monaco) Aliaksandr Hleb (Stuttgart - kiralık), Botia (Sporting Gijon - kiralık), Henrique (Racing Santander - kiralık), Vicente Sanchez (Xerez - kiralık), Keirrison (Benfica - kiralık), Martin Caceres (Juventus - kiralık)

Giden oyuncularda (Eto ve Keirrison dışında, birazdan bahsedeceğim neden) sorun yok. Gudjohnsen yaşlandı, performansı Chelsea'deki gibi değil elbette, tamam. Jorquera, Pinto'nun arkasında 3. kaleci oldu ve 30 yaşında, tamam. Sylvinho artık 35'ine geldi, yerine Maxwell geldi, çok güzel. Aliaksandr Hleb ve Martin Caceres tutmadı, Avrupa'nın Stuttgart ve Juventus gibi büyük takımlarına satış opsiyonlarıyla kiralandılar, ona da tamam. Vicente Sanchez gibi, Botia gibi, Henrique gibi genç isimler de rotasyonda yer bulamayacakları için tecrübe kazanmaları adına kiraya verildiler, gayet iyi. Ancak Keirrison'u niye veriyorsunuz kardeşim. Ibrahimovic'e birşey olduğunda Bojan'ı koyacaksın oraya, Bojan'ın da fiziği ve oyun stili en uçta oynayabilecek tarzda değil. Messi gibi biraz daha arkada, gezici forvet bu çocuk. Henry'i de sol tarafta kullandığını düşünürsek Ibrahimovic'in yedeği yok kulübede, Keirrison'a işte burada ihtiyaç var. Bojan'ı sola çekersin, Henry'i ileri alırsın falan filan muhabbetlerine gerek yok. Ibra-Messi-Henry üçlüsünden ikisi yok önemli bir maç öncesi. Ne anlatacaksın sen bu taraftara? Yanlış bir hamle Keirrison'un kiraya verilmesi. Tecrübe kazansın cart curt demeyin, bu çocuk Brezilya liginin 2 senedir tozunu attırıyor. Messi gibi, Dos Santos gibi, Busquets gibi, Bojan gibi isimler direk kadroya girdiler, bu çocuk da girer emin olun.

Eto'o+46 mil= Ibra takası tam bir fiyasko zaten. Kan değişimi gerekli falan dedi Guardiola. Tamam belki düşünmüyorsun Eto'o'yu, onu anlarım. Ama kan değişimi derken kangren etme bu takımı yav, Eto'o + 46 milyon € ne demek, bu kadar mı Eto'o'nun değeri! Eto'o'yu Manchester City'e ver 50-60'a, 50'ye de David Villa'yı al çatır çatır oynat. Ibrahimovic bu formasyonda harikalar yaratamayacak, görürsünüz. Eto'o gibi gezici bir forvet değil, sabit bir oyuncu Ibra. Eto'o-Henry-Messi 3'lüsü sürekli deplase oluyor, rakip defansa "n'oluyor lan?!?" dedirtiyorlardı. Ibra bunlara alışık değil; topu alıp golünü atan biri. Kalitesine lafım yok, dünyanın en iyi oyuncularından biri tartışmam bile; ancak her oyuncuya uyan-uymayan oyun stratejileri vardır. Ve ben diyorum ki Ibra beklenenleri karşılayamazsa kimse şaşırmasın.

Gelelim bence yapılan en büyük hataya, çoğumuzun telaffuz bile edemediği Dmytro Chygrynskiy'ye. İyi oyuncu, faydalı olabilir lafım yok. Ama 25 mil € bayağı fazla bir rakam AB statüsünde oynamayacak ve kendini top liglerden birinde kanıtlamayan biri için. 10-12 milyondan fazla etmez şu an benim gözümde, zaten Pique-Puyol ikilisi iyi oturdu, formayı kapması kolay olmaz (harika oynar, kapar formayı o işin ayrı boyutu; şu an ederi max. 10-12 milyon €'dur benim gözümde). Shaktar'ın geçen sene UEFA'yı kazanmasının çok büyük rolü var bu transferde, yoksa adını bile zor duyardık bu adamın. Geçen sene de Deportivo'da yıldızlaşmış Coloccini'ye 15'i vermeyip, gidip Caceres'e 20 küsür saymışlardı, o gün de yerden yere vurmuştum bu hamleyi; bakın şimdi 11 milyon opsiyonla Juve'ye kiraladılar. Bu transfer Caceres transferinin tıpkısının aynısı gibi geldi bana; ama futbol bu, belli olmaz diyip yolumuza bakalım.

Keirrison ise 2 senedir Brezilya Ligi'nde harikalar yarattı. Sadece 20 yaşında ve birkaç kez seyretme imkanı buldum Palmeiras'da, bu çocukta iş var. Tek hata Benfica'ya kiraya verilmesi bence, bu sene de gayet kullanılabilirdi rotasyonda.

Ufuk Ceylan Resmen Galatasaray'da - Necati Ateş Antalyaspor'da



Manisaspor'un genç kalecisi Ufuk Ceylan'ın transferi yaklaşık 10 dk önce resmi siteden açıklandı. Yalnız dün konuşulan Aykut+650 bin $ olarak değil; Yaser+Orkun+Mehmet Güven olarak açıklandı bedel. Yaser'in Ankaragücü'ne kiralanmasına kesin gözüyle bakılıyordu ancak bu açıklamadan sonra işlerin konuşulduğu gibi gitmediği ortada. Mesut Bakkal Aykut yerine Orkun'u, nakit para yerine de Yaser+Mehmet'i istemiş. Bu gece 00.00'a kadar transfer dönemi devam ediyor, her an herşey olabilir.

Bu arada Necati Ateş de bonservisiyle beraber Antalyaspor'a verildi. Necati, Orkun, Mehmet Güven ve Yaser'e Galatasaray'a bugüne kadar verdikleri hizmetlerden dolayı teşekkür ediyor, kendilerine yeni kulüplerinde başarılar diliyoruz...

Alpaslan Erdem Kayserispor'da (Kiralık) - Lincoln Frankfurt'la Anlaşamadı


Galatasaray'ın genç sol beki sezon sonuna kadar Kayserispor'a kiralandı. Mevkisinde oynayan Delio Toledo'nun bu sene sakatlıklar yaşaması etkili olmuş sanırım. Asıl mevkisi olan sol bek haricinde sol açık da oynayabiliyor Alpaslan, Werder Bremen'den büyük umutlarla getirilmişti ancak beklenen patlamayı yapamadı. Umarım Kayserispor'da hem istediği forma şansını bulur hem de o beklenen patlamayı yapar. Alpaslan dışında Serkan Kurtuluş, Yaser Yıldız ve Mehmet Güven'in de kiralık verileceği söyleniyor.

---------------
Bu arada Lincoln-Frankfurt flörtü de sonuçsuz kalmışa benziyor, taraflar para konusunda arayı bulamamışlar. Frankfurt ekibinin resmi internet sitesinde "Pazartesi 22.45'e kadar süren görüşmelerde anlaşma sağlanamamıştır" ifadesi yer almış.